Rauf Hamdi Salacaklı ile “Kafka’nın Kayıp Mektupları”nı Konuştuk

Yazar Rauf Hamdi Salacaklı ile Siyah Beyaz Yayınevi’nden çıkan kitabı “Kafka’nın Kayıp Mektupları” üzerine konuştuk.… GAZETE SANAT….

“`html

Yazar Rauf Hamdi Salacaklı, “Kafka’nın Kayıp Mektupları” isimli kitabında derin bir bakış açısı sunuyor. İşte onunla gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbetin detayları.

– Rauf Bey, mülakata kitabın başlangıcından başlamak istiyorum. İlk sayfada yer alan “Hayat, Tanrı’nın; roman, yazarın yazdığı bir kurgu” cümlesi dikkatimi çekti. Bu ifadeniz ile Tanrı’ya bir yaklaşım mı yoksa ondan bir şey alma isteği mi güdüyorsunuz?

Tebrik ederim, bu çok katmanlı bir soru. Yazarlık, yalnızca kelimeleri kağıda dökmekten ibaret değildir. Öncesinde yaşanmışlık, derin bir öz bilinç ve kişisel mücadeleler yatar. Bir yazar, kendi iç yolculuğu boyunca sürekli olarak ilerler; bu süreç, sonunda onu bambaşka bir kişiye dönüştürebilir. Yaşamın her köşesi yazının malzemesidir, hangi kelimenin hangi duyguyu açığa çıkaracağını yalnızca zaman gösterebilir. Yazmak, içsel bir akışın dışavurumudur; bazen kelimeler, yoğun bir sessizliğin ifadesi olarak ortaya çıkar. Ancak yazma süreci, insanın yalnız geçtiği o yepyeni deneyimleri keşfetmesine de olanak tanır.

Bir gün, o meşhur sandalyeye oturup kalemi elimize aldığımızda, aslında tuttuğumuz şey yaratıcılıktır. Kalem, yeni yaşamların, aşkların ve kayıpların kaynağını oluşturur; bu deneyim, okura yeni bir anlam katma şansı sunar.

Kelimelerle bir aşkı yeniden yaratmak, bir hayatı değiştirmek ve hayalin peşinden gitmek mümkündür. Bir bakış, kaybolan bir anı canlandırabilir; bir gülüş, karanlık içinde bir ışık hüzmesi gibi parlayabilir. Yazarın sorumluluğu, bu duyguları keşfetmektir; çünkü yazmak, bir yolculuğun en derin köklerine inmek gibidir.

Fakat, yazmanın getirdiği hüzün, Tanrı ile yazarı benzer pozisyonda görmeme neden olabilir. Yazar, yaşamın karmaşasına dair bir şeyler yaratırken, Tanrı’nın da aynı şekilde kaderimizi yazdığını anlayabiliriz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, yazarın yaratırken karşılaştığı güçlüklerdir. Ve işte bu durum, yazarın kelimeleriyle hayata kattığı anlamı daha da derinleştirir.

– Kafka’nın güçlü duruşuyla başa çıkarken zorluklarla nasıl mücadele ettiniz? Kitabın ortaya çıkma sürecini aktarır mısınız?

Kafkanın gölgesi altında yürümek yerine, asıl zorluğum Milena’nın sesini duyabilmekteydi. Kafka, kelimeleriyle hedefine ulaşırken, Milena’nın sessizliği derin bir hüzün taşımaktadır. Bu kitabı yazarken Milena’yı hatırlatmak istedim; ona bir ses verme çabası içindeydim. Böylece onun hislerini, içsel dünyanın zorluklarını okuyucuya aktarma fırsatı buldum. 23 Temmuz 2015, saat 13.25’te, Prag’da Kafka Müzesi önünde durduğumda bu kitabın fikriyle ilgili içsel bir dürtü hissettim. Bu, yazarın karşılaştığı en büyüleyici anlardan biridir.

– Romanınızdaki kayıp ve ulaşılamayan mektup teması derin bir hüzün taşırken, insana en çok yaralayanın kayıp mı, yoksa tamamlanamayan mı olduğunu düşünüyorsunuz?

Kaybedilen bir şeyin ardında bıraktığı derin acıdan çok daha fazlası var. Romeo ve Juliet’in hikayesi, bir kaybın ne denli acı ailebileceğini gösterirken, Leyla ve Mecnun’un hikayesi ise dokunulmaz bir aşkın hüzünlü boşluğunu sergiler. Bu nedenle asıl yaralayan şey kayıp değil, tamamlanamamış olandır; çünkü bir içsel mücadele ve ardımızda bıraktığımız kaçırılmış fırsatlar, insan psikolojisini daha fazla etkiler.

– Prag’da geçen bu hikaye, kadim bir aşkın hatıralarını taşıyor. Unutulmuş bir aşk asla biter mi yoksa hatırlanmayı mı bekler?

Birçok kişi bilir ki, Prag sadece bir şehir değil; hatıraların ve duyguların mimarisidir. Ortaya çıkan bir hikaye, daha derin bir anının ışığını yakalayıp unutulmuş bir aşkı yeniden canlandırır. Gerçek aşkın sessiz bir bekleyiş içinde yaşamaya devam ettiğini söyleyebilirim. Aşk, aslında ruhumuzu derinden etkileyen bir kelime sırasından fazlasıdır.

– Sonuç olarak, okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Sevgili okurlar, bilmelisiniz ki yazarlar ve şairler, kelime savaşçılarıdır. Hayatın gerçeklerinden uzaklaşarak kelimelerle kendilerini kanıtlama çabasındadırlar. Gerçek yaşamın dışarılarda yaşandığını kabul etmekte ve yeni eserleri keşfetmek adına yeni olanı kucaklamakta fayda vardır. Her kitap, yazarın kalbinden bir parça taşır. Ve belki de bu kelimelerin en büyük gücü, okurlarında bıraktığı izlerdedir.

“`