Mert Aydın yazdı: Fantezi futbol! Ya Terim ayrılsaydı?

Biz de Türkiye ve dünyada çok konuşulan olayları inceledik ve “alternatif” futbol tarihini yazdık!

ALMANLAR HEP KAZANIR

1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde Maradona’nın elle attığı golü hakem geçersiz saysa neler olurdu acaba?

1986 Dünya Kupası deyince akla gelen ilk olay tabii ki Diego Armando Maradona’nın İngiltere’ye attığı gol, yani “Tanrı’nın Eli”. Maradona’nın İngiltere’ye çeyrek finalde attığı gol 21 yıldır gündemden düşmüyor. İngiliz yazar Jimmy Burns bile Maradona biyografisinin adını Tanrı’nın Eli koymadı mı zaten!

Peki ya çeyrek final maçının Tunuslu hakemi Ali Bin Nasser (o dönemde anlamsızca Ali Bennaceur zannediyorduk FIFA yüzünden), kendi yorumuyla hemoroit tedavisi yüzünden uzağı görmekte güçlük çekmeseydi ne olurdu?

Durum 0-0 devam ederdi. Böyle olunca Maradona’nın tüm İngiliz takımını çalımlayıp attığı gol de gelmiyor. İngiliz menajer Bobby Robson’ın oyuna aldığı John Barnes’ın hareketlendirdiği İngiltere, Lineker ile golü bulunca da Arjantin ve Maradona’yla hüzün düşüyor.

İngiltere, yarı finalde Belçika’yı Lineker’in golüyle 1-0 mağlup ediyor. Barcelona’ya transferi kupa öncesinde belli olan İngiliz futbolcu, gol krallığında da iddialı.
Finaldeki rakip ise 1966’daki gibi Batı Almanya… Beckenbauer yönetimindeki Almanlar, içlerindeki Kölnlüler-Münihliler kavgasını sahaya yansıtmıyor. 90 dakikada top bir oraya, bir buraya gidiyor ve kazanan Almanlar oluyor. Beckenbauer, “Takım Şefi” unvanıyla şampiyonluk sevinci yaşarken, İngilizler 20 yıl sonra bu kez kaybeden taraf olmanın acısını yaşıyor.

YILDIRIM KÜSÜNCE

Fenerbahçe’nin 1998 yılındaki kongresinde Aziz Yıldırım, Vefa Küçük’ü tek oyla geçip başkan seçildi. Peki ya 1 oyla kazanan Vefa Küçük olsaydı…

Yıl 1998… F.Bahçe’de seçim var. Adaylar Aziz Yıldırım ile Vefa Küçük’ü sadece 1 oy ayırıyor. Hadi, o farkı tersine döndürüp, Küçük’ü kazanan ilan edelim.

Vefa Küçük’ün yönetim kurulu ağırlıklı olarak Ali Şen döneminin isimlerinden oluşuyor. Galatasaray’la 2-2 berabere kalındıktan sonra devam ettirilen liderlik kaybediliyor ve sezon sonunda Galatasaray şampiyonluğu kazanıyor. Şen’in tavsiyesiyle Küçük, Teknik Direktör Otto Bariç’in işine son verip Ivica Osim’i getiriyor takımın başına. Ancak yönetim ve kulüp içindeki çalkantılar bitmek bilmiyor.

Aziz Yıldırım ise bir türlü içine sindiremiyor yenilgiyi. Çok fazla grubun varlığı yüzünden kulübün içine girdiği kaostan kurtulmasının zor olduğunu düşünmeye başlıyor. Bir de üstüne, Galatasaray’ın şampiyonlukları geliyor. 2000 yılındaki seçimde yine aday oluyor. Ama gruplara takılıyor bir kez daha ve “Lanet olsun” diyerek bir daha aday olmayacağını açıklıyor.

İşin ilginç yanı Vefa Küçük, efendi kişiliğine rağmen kulüp içindeki sıkıntıları durduramıyor. Ali Şen’in ağırlığı yüzünden çok fazla eleştiriliyor. Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasının ardından bir kısım taraftar, kulüp binasının önünde gösteriler yapıyor. Ve 2000 yazında Fenerbahçe Olağanüstü Kongre yapıyor. Tabii ki Aziz Yıldırım küskün. Seçime tek aday giriyor. Aziz Yıldırım’a yakınlığıyla bilinen bir iş adamı. Nihat Özdemir, tek aday olmanın rahatlığıyla oturuyor Fenerbahçe başkanlığı koltuğuna.

PELE Mİ, O DA KİM?

16 Haziran 1950’de oynanan maçta Uruguay, Brezilya’yı devirip Dünya Şampiyonu oldu.
Peki ya kupayı kaldıran Brezilya olsaydı…

Brezilya tarihinin en büyük felaketidir 1950 Dünya Kupası’nın son maçı. Sadece o kupaya mahsus bir şekilde gruplu oynanan final grubunda şampiyonluk iddiası bulunan iki takım, ev sahibi Brezilya ve Uruguay, şans eseri son maçta karşı karşıya gelmişti. Böyle olunca gerçek bir final havasına bürünmüştü Maracana Stadı. 200 bin kişinin tek isteği vardı: Brezilya’nın şampiyonluğu. Hem Brezilya berabere bile kalsa kupayı kazanacaktı. Uruguay’a ise galibiyet gerekiyordu doğal olarak.

16 Haziran 1950’de Friaça’nın 47’de attığı golle öne geçen Brezilya, 66’da Schiaffino’nun golüne engel olamadı. Bizim hikayemiz de burada başlıyor. Ya 1979’da Ghiggia’nın golü gelmeseydi ve kupayı Brezilya kazansaydı ne olurdu?
Maracana’da yaşanan büyük sevinç tüm ülkeye yayıldı doğal olarak. Brezilya Futbol Fabrikası’nda yetişen çocukların şevki bir kat daha artmıştı hiç kuşku yok ki! Aradan 8 yıl geçtiğindeyse yeni bir Dünya Kupası vardı önlerinde: Teknik Direktör Vicente Feola, kadrosunu belirlerken tecrübelilere de yer vermeyi istiyordu, gençlere de. Ve önünde ilginç bir seçim vardı. Ya 36 yaşına gelmiş 1950’nin yıldızı Ademir’i ya da 17 yaşındaki Pele’yi seçecekti. Brezilya için 1950’nin hatırası o kadar büyüktü ki, Feola 36 yaşındaki Ademir’i kadroya aldı. Nasıl olsa Pele ileride de büyük işler yapabilirdi.

Genç Pele’nin hırsı artmıştı. En azından 1962’de kadroya gireceğine inanıyordu. Ama hırsı yüzünden sakatlıkları da arttı ve 1961’de geçirdiği sakatlığın ardından 21 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı.

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusunun kim olduğu tartışmasıysa, Arjantinli Maradona’yla 1958’den itibaren dünya futbolunu sarsan Brezilyalı Garrincha arasında olacaktı muhtemelen!

YA TERİM AYRILSAYDI

Fatih Terim’le üst üste 4 şampiyonluk ve UEFA Kupası kazanan Galatasaray, eğer 4-0’lık Fenerbahçe yenilgisinin ardından hocasını kaybetse neler yaşardı?

1996-97 sezonu. Galatasaray, Fenerbahçe ile Ali Sami Yen Stadı’nda karşılaşıyor. Sarı-kırmızılılar daha ne olduğunu anlamadan durum 3-0 oluyor. İkinci yarıda gelen golle de 4-0 kazanıyor Fenerbahçe. Boliç’in iki, Saffet ve Okocha’nın golleriyle biten maçın sonrasında ciddi anlamda bir eleştiri bombardımanı geliyor yeni teknik direktör Fatih Terim’in üzerine. Camia içinde onu istemeyenler var. Hepsinden de önemlisi, Terim’i sevdiği bilinen Ali Kırca’nın Yeni Yüzyıl Gazetesi’ndeki yazısı teknik adamı çok üzüyor.

Şimdi varsayalım ki Fatih Terim, bu yazının ve tepkilerin ardından istifasını veriyor. Tabii ki dönemin kulüp başkanı Faruk Süren yönetimi ciddi anlamda bunalıma giriyor. Takımın başına acilen toparlayıcı bir teknik direktör gerekiyor. Akıllara yakın zaman önce takımı şampiyon yapmış Alman teknik adam Karl-Heinz Feldkamp geliyor. Ama onun da sağlık durumu tartışılır. Süren bizzat Almanya’ya gidip Feldkamp’la görüşüyor. En azından sezon sonuna kadar takımın başına gelmesi konusunda ikna ediyor Alman teknik adamı.

Karl-Heinz Feldkamp geldiğinde gazetelerde klasik olarak, “Alman hoca disipliniyle geldi” başlıkları atılıyor. Ancak ilerleyen günlerde takımın en iyisi Georghe Hagi ile Feldkamp arasında sorunlar baş gösteriyor. İnatçı iki futbol adamının anlaşamaması, takımın oyununa yansıyor. Ligin ilk yarısını Galatasaray üçüncü sırada tamamlarken, Rumen futbolcu Hagi de ara transferde eski takımı Steaua Bükreş’in yolunu tutuyor.

Bugün Türk takımları, Avrupa’da başarı arıyor. Böylesine büyük bir ülkenin herhangi bir Avrupa Kupası kazanan bir takım çıkaramaması, Şampiyonlar Ligi ya da bir UEFA Kupası alamaması ne kadar hazin değil mi?

BEŞİNCİ BÜYÜK GAZİANTEPSPOR

2000-01 sezonunda oynanan Fenerbahçe-Gaziantepspor maçını ev sahibi takım 3-0 geriden gelip 4-3 kazanmıştı. Peki ya konuk ekip, avantajını kaybetmeseydi…

O meşhuuur maçı bilirsiniz. Gaziantepspor’un ilk yarısını Kadıköy’de 3-0 önde kapattığı ama Fenerbahçe’nin 4-3 kazandığı karşılaşmayı… Ya ikinci yarıda normal bir gidişat yaşansa ve maç dönmeseydi ne olurdu?

İkinci yarının başında Fatih Tekke, Rüştü’nün üzerinden aşırtarak durumu 4-0 yapıyor. O ana kadar “Hep destek, tam destek” diyen Fenerbahçe seyircisi delleniyor. “Denizli istifa” ile başlıyorlar, “Yönetim istifa” ile devam ediyorlar. Mustafa Şahintürk’ün skoru 5-0 yapan golü işi noktalıyor.

F.Bahçe’de maç sonrası büyük deprem yaşanıyor. Mustafa Denizli ve Yönetim Kurulu istifa ediyor. Gaziantepspor ise gözünü Galatasaray maçına çeviriyor. Kırmızı-siyahlılar, Kamil Ocak Stadı’ndaki bu maçı da Fatih Tekke ve Hasan Özer’in golleriyle 2-0 kazanıyor. Sonrası mı? Tabii ki şampiyonluk…

Uzun yıllardan sonra Anadolu’dan çıkan şampiyon takım alkışlanıyor. Dönemin kulüp başkanı Celal Doğan ve teknik direktör Sakıp Özberk, televizyonlarda bir Ana Haber Bülteni’nden diğerine koşturuyorlar. Tabii sezon biter bitmez Gaziantepspor talan edilmeye çalışılıyor. Öyle ya, en iyi oyuncular onlarda. Ama kadro korunuyor. Çünkü sırada Şampiyonlar Ligi var.

2001-02 sezonunda Gaziantepspor, grubunu üçüncü bitirip UEFA Kupası’na kalıyor. Orada da çeyrek finalde eleniyorlar. Ligde işler çok iyi gitmese de üçüncü oluyorlar. Bu arada 2002 genel seçimlerinde “sol kanadın” önemli isimlerinden Celal Doğan milletvekili seçiliyor bu heyecanla. Ve onu birkaç yıl içinde solun ve Türkiye’nin lideri yapacak süreç işlemeye başlıyor.

Şenol Güneş’in milli takımı bırakmasının ardından da federasyon başkanı Haluk Ulusoy’un tercihi tabii ki Sakıp Özberk’ten yana oluyor.

DEMOKRASİ GETİREN GOL

1978 Dünya Kupası finalinin son dakikasında Rensenbrink’in vuruşu direkten dönünce maç uzatmaya gitmiş ve Arjantin şampiyon olmuştu. Peki ya o şut kaleye girseydi…

Ev sahibi Arjantin, Hollanda karşısında… Arjantin’de cunta gayet iyi kullanıyor kupayı o güne kadar. Tribünler çılgıncasına bir tutkuyla şampiyonluk bekliyor. 38. dakikada Mario Kempes’in Pieter Schrijvers’in koruduğu kaleye attığı golle coşuyorlar. Sahanın içi konfeti tarlası. Hani bizim Denizli Atatürk Stadı yanında halt etmiş!

82. dakikada Dick Nanninga’nın attığı beraberlik golü, canlarını sıkıyor. Ve son dakika geldiğinde Pieter Robert Rensenbrink’in plasesi… Şimdi farz edelim ki o vuruş direğe çarpmadı ve içeri girdi.

Rensenbrink hem turnuvanın gol kralı oluyor hem de Hollanda, Dünya Şampiyonu. Hollandalı futbolcuların sevincini şaşkınlık ve sessizlikle izliyor Arjantinli seyirciler. Kupa töreninin ardından ise kıyamet kopuyor. Binlerce Arjantinli taraftar sahaya iniyor. Arjantinli futbolcular, kendi seyircilerinden kurtulabilmek için Hollandalı meslektaşlarının eşofmanlarının içine saklanıyorlar.

Arjantin polisi ve ordusu olayları dağıtamıyor bir türlü. Karşılarında binlerce insan var. Bu seyircilere stadyum dışında da katılanlar oluyor. Binler, milyonlar oluyor ve bu isyan bir futbol olayından politik bir gösteriye dönüşüyor.

Kan gölüne dönen Buenos Aires sokaklarında 10 gün sonrasında ortalık duruluyor. Cunta liderleri, Paraguay’a kaçıyorlar. Arjantin belki kupayı Hollanda’ya karşı kaybediyor ama demokratik bir rejime kavuşuyor. Falkland Savaşı diye bir savaş hiç olmuyor ve doğal olarak İngiltere-Arjantin maçlarının özel bir yanı kalmıyor.

DERWALL Mİ YOKSA GORDON MİLNE Mİ?

1984 Avrupa Şampiyonası’nda Batı Almanya, İspanyol Maceda’nın son dakika golüyle elenmiş Jupp Derwall de Türkiye’ye gelmişti. Ya o gol olmasaydı…

Jupp Derwall yönetimindeki Batı Almanya, İspanya ile gruptaki son maçına çıkıyor. Almanlar için beraberlik bile yeterli yarı finale yükselebilmek için. Ya o maçın son dakikasında Antonio Maceda’nın kafa golü olmasa neler yaşanırdı?

Almanlar ite kaka yarı finale çıkmanın sevincini yaşıyorlardı. Ne de olsa turnuva takımı olarak ünlenmişlerdi. Yarı finalde rakip Danimarka’ydı. Turnuvanın en sempatik takımı olan kuzeyliler, Soren Lerby ile öne geçmelerine rağmen, Rudi Völler’in son 10 dakikada attığı iki golle teslim olmuşlardı.

Batı Almanya, finalde ev sahibi Fransa önündeydi. Hem de Michel Platini’li, Alain Giresse’li, Jean Tigana’lı Fransa. Almanlar bazılarına sevimsiz gelen tarzlarıyla o maçı da 1-0 kazanıp Avrupa Şampiyonluğu’na bir kez daha erişiyordu. Takımın teknik direktörü Jupp Derwall omuzlardaydı.

Tam o sıralarda Tomislav Iviç’ten boşalan Galatasaray teknik direktörlüğü için isim aranıyor. Derwall ismi Avrupa şampiyonluğunun ardından rafa kalkıyor. Sonuçta Brian Birch sonrası unutulan İngiliz ekolüne geri dönülmesine karar veriliyor. Fikirler alınıyor ve adı sanı fazla duyulmamış Gordon Milne isminde karar kılınıyor. Gordon Milne geliyor gelmesine ama kendisine yardımcı olarak takdim edilen Mustafa Denizli ile ilk günden sorun yaşıyor. Muhafazakar İngiliz’le devrimci Türk arasındaki sıkıntı daha lig başlamadan üst düzeye çıkıyor ve Mustafa Denizli, Altay’ın başına geçiyor.

Aradan geçen sürede Galatasaray defansif futboluyla ligde şampiyonluğu bırakmıyor. Sarı-kırmızılı taraftarların çilesi 1985’te sona eriyor. Altay’ın başına geçen Mustafa Denizli, siyah-beyazlı kulüpte efsane konumunu pekiştiriyor. Üst üste üç yıl takımına Türkiye Kupası’nı kazandırıyor. Kısıtlı kadroyla Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek final oynatıyor. Büyük Mustafa, 1988’de Beşiktaş’ın başına geçiyor. Onun yönetiminde siyah-beyazlılar keyifli bir takım haline geliyor. Peş peşe şampiyonluklar ve 1992’de Şampiyon Kulüpler’de yarı final. Türkiye’nin Avrupa’daki gururu oluyor Beşiktaş. Galatasaray ise 8 yıllık Milne döneminde sadece Türkiye’de aldığı kupalarla yetiniyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*