İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ının başlattığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da içinde yer aldığı yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve terör soruşturmasının ardından ekonomide yaşananları yakından takip etmemiz gerekiyor. Zira zaten hassas dengeler üzerine kurulan ve başarılı olması belirli bir zaman ile sabır gerektiren programın özellikle enflasyon ayağında önemli bir aksama olacağı görülüyor.
Her ne kadar 19 Mart ve sonrasındaki birkaç günde hızla yükselen döviz kuru kontrol altına alınmış olsa da konunun algısal kısmı bir süredir toparlanma eğiliminde olan fiyatlama davranışlarını yeniden olumsuz etkilemişe benziyor. Bu durumun üzerine bir de Trump’ın ticaret savaşı stratejisi etkisi ile yükselen petrol fiyatlarını koyunca Türkiye’nin dezenflasyon programında gecikmeler olacağı aşikâr.
Yaşananlardan etkilenenlerin başında enflasyon beklentileri geldiği için dolaylı olarak para politikasında da bir strateji değişikliği olmasını bekliyoruz. Zaten bildiğiniz üzere Merkez Bankası ara dönemde olağanüstü bir PPK toplantısı yaparak gecelik borç verme faiz oranını 200 baz puan yükseltmişti. Ancak 19 Mart öncesinde ekonomistlerin ana beklentisi politika faizinin aynı oranda olmasa bile her toplantıda düşürüleceği yönündeydi. Bugün geldiğimiz noktada söz konusu faiz indirimlerine ara verilmesinin muhtemel olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hatta 17 Nisan’daki PPK toplantısında gecelik borç verme faiz oranı ile politika faizinin eşitlendiğini görmek şaşırtıcı olmaz.
Bu konuda bir hatırlatma yapalım. Geçtiğimiz dönemlerde politika faizi sabitken fonlamanın GLP (Geç Likidite Penceresi) üzerinden yapıldığı ve bir süre sonra GLP’nin politika faizine dönüştüğü bir süreç yaşamıştık. Öyle ki politika faizi %8’de sabit iken GLP faizi %16,5’e kadar çıkarılmıştı. Sonrasında ise bu durumu düzeltebilmek için “sadeleşme” adı altında politika faizi bir anda 850 baz puan artırılmak zorunda kalınmıştı. Bu durumun yeniden yaşanmaması gerektiğini hatırlatmakta fayda var. Çünkü zamanında atılmayan adımların gecikmeli maliyetleri çok daha yüksek oluyor.
Gelelim boykot meselesine. Cumhurbaşkanı Erdoğan 6 Ocak’taki Kabine toplantısının ardından “Pahalı ürün satanları dize getirecek etkili yöntemlerden biri boykottur. Fırsatçılık yapanlara karşı en büyük kozumuz, satın almama özgürlüğünü kullanmaktır” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Bu çağrının amacı devam eden enflasyonla mücadele programına rağmen fahiş fiyat konusunda ısrarcı işletmelerden satın alımın kesilmesiydi. Bu son derece yerinde ve dozunda bir çağrıydı. Ancak bugünlerde muhalefet tarafından yapılan boykot çağrısının fahiş fiyatla ürün satanları değil tüm bir ekonomiyi hedef alan bir çağrı olduğunu görüyoruz. Böylesi bir yaklaşımın ne denli zararlı olduğu ve amacının sistematik bir zarar olduğu ise aşikar.
Diğer yandan muhalefetin mahalle baskısı konusunda da ne kadar acımasız bir noktada olduğunu görüyoruz. Kendileri gibi düşünmeyenlere uyguladıkları baskının ve duygusal şiddetin dozunu her geçen gün artırıyorlar. En son bir sosyal medya içerik üreticisinin başına gelenler bunun en açık örneği. Bu örnek de muhaliflerin ekonomideki boykot yaklaşımının arkasında yatan agresif tavrın kaynağını gösteriyor. Muhaliflerin kendileri gibi düşünmeyenlere uyguladıkları bu tarifenin sadece toplumsal hayat üzerinde değil ekonomide de olumsuz etkileri var. Bu gelişmelerin rakamlara yansıması ise belirli bir zaman diliminde gerçekleşir. Umarım bu olumsuz yansımalar gerçekleşmeden herkes aklını başına alır ve “amaca giden yolda her şey mübahtır” gibi belirli bir zümreye hitap eden ancak toplumun ortak çıkarlarına uzun vadeli ve kalıcı zararlar veren bu yaklaşımdan vazgeçilir.